6/5/2008 ·

"köyümüze okul istiyorum"


Diyarbakır’ın Ergani ilçesinin Alitaş Köyü’nde ilköğretim son sınıf öğrencileri Milli Eğitim Bakanlığı’na mektup gönderdi

Diyarbakır’ın Ergani ilçesinin Alitaş Köyü’nde ilköğretim son sınıf öğrencileri Milli Eğitim Bakanlığı’na mektup göndererek “okumak istiyoruz, köyümüze okul yapın” çağrısında bulundu. Öğrenciler adına mektubu gönderen Vedat Yaşar, “Ben büyüyünce bakan olmak istiyorum” dedi.
Diyarbakır’ın Ergani İlçesi Alitaş Köyü’nde Alitaş İlköğretim Okulu öğrencileri Milli Eğitim Bakanlığı’na mektup yazdı. Son sınıf öğrencileri adına mektubu gönderen Vedat Yaşar, birkaç ay sonra okulu bitireceklerini ve köyde lise olmadığı için uzak bir şehire gideceklerini yazdı. Okumak istediklerini söyleyen Yaşar, “Milli Eğitim Bakanlığısize rica ediyorum, bize bir okul yapınız. Ben büyüyünce büyük adam olacağım. Ben büyüyünce büyük bir bakan olacağım” dedi.
Mektubunda, amacının okumak olduğunu yazan Yaşar, köye okul yapılması gerektiğini belirtirken, başka bir yerde okumak istemediklerini söyledi.
Milli Eğitim Bakanlığı, söz konusu mektubu İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne yollayarak gereğinin yapılmasını istedi.
(ANKA)

Yorum (0) Yorum yaz!

6/5/2008 ·

65 net yeterli mi?

65 neti çıkaran üniversite kapısında


Yaklaşan üniversite sınavı öncesi sıkı hazırlık içinde olan öğrencilere üniversite kapısını açan formülü ÖSYM Başkanı verdi; 30 net çıkaran 160 barajını aşar. Nasıl mı?


''
ÖSYM Başkanı Yarımağan 30 net çıkaranın 160 barajını, 65 neti aşanların da 185 barajını geçeceğini söyledi. Başkan öğrencilere, tüm testlerden soru çözmelerini de öneriyor..

Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan, öğrencilere tercih yapabilmek için 160 ve 185 barajlarına nasıl ulaşabileceklerini ve aşabileceklerinin formülünü verdi: "30 net 160'ı geçirir, 65 net yapan 185 barajını bulur." Toplam 240 sorudan ve iki bölümden oluşan ÖSS'de öğrencinin kendi alanı dahilinde çözmesi gereken soru sayısı 180. Öğrencilerin tercih yapabilmek için 160 ve 185 puana ulaşması şartı bulunuyor. Sınavın ilk bölümde Matematik1, Türkçe, Fen Bilimleri 1, Sosyal Bilimler 1 testlerinden oluşan 120 soruyu adayların tümü çözmek zorunda. İkinci bölümde ise Matematik 2, Edebiyat- Sosyal Bilgiler, Fen Bilimleri 2, Sosyal Bilimler 2 olmak üzere, 120 soru yer alacak. Bu bölümde de adaylar alanlarına göre yalnız 2 test grubunu yanıtlayacak. Birinci bölümde yanıtlanacak sorulara karşılık adayların Sayısal 1 (SAY-1), Eşit Ağırlık 1 (EA-1) ve Sözel 1 (SÖZ-1) puanları hesaplanacak. Bu puanlarla açık öğretim, ön lisans ve meslek liseliler kendilerine hak tanınmış lisans programlarına başvurabilecekler. Bu başvuruyu da 160.000-184.999 arasında puan alan adaylar yapabilecek. İkinci bölümde yanıtlanacak sorulara karşılık ise adayların SAY-2, EA-2 ve SÖZ-2 puanları hesaplanacak. Adaylar bu puanlarını lisans programlarına girmek için kullanabilecek. Ancak bu tercihi yapabilmek için adayın SAY-2, EA-2, SÖZ-2 ve DİL puanında 185.000 ve daha fazla puan alması gerekiyor.

BARAJ NASIL AŞILIR?

160 ve 185 barajını aşmak için sonsuz olasılık olmasına rağmen, genel bir kavram oluşturduğunu ve buna da "Ortalama Başarı Düzeyi" adını verdiğini anlatan Yarımağan, sınava girecek adaylara bu düzeye ulaşmak ve dolayısı ile tercih yapabilmek için nasıl davranmaları gerektiğini anlatıyor: "Ben adayların bütün testlerde eşit başarı gösterdikleri takdirde, ne kadar net yapmaları gerektiğini hesapladım. 160 almak için yaklaşık yüzde 22 ile yüzde 24 arasında adayın başarı göstermesi gerek. 30'ar soruluk dört testten en az 7 ile 8 arasında net yapan bir aday 160'ı bulur. Yani bunun anlamı, 30 neti olan bir aday 160'ı geçiyor. 185 barajına gelince, burada 6 test etkili. İlk dört test (Türkçe, Sosyal Bilimler1, Fen1, Matematik1) ve ikinci bölümdeki alan testleri. Sayısal öğrencisi ise Fen2 ve Matematik2 testi. 185 puanı için ortalama başarının yüzde 35 dolayında olması lazım. Çünkü testine ve senesine göre puanlama değişiyor. Yani her testte 11 neti bulması lazım. Burada 6 testi cevaplayacağına, 180 sorudan 65 neti geçen aday 185 barajını geçiyor. Elbette 185'i geçmek için hepsinden aynı oranda çözmek şart değil."

ÖNYARGILI OLMAYIN

Öğrencilerin önyargılı olduklarını ve bazı testleri yapmaktan kaçındıklarını anlatan ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Yarımağan adaylara şu önerilerde bulunuyor: "Adaylar sınavda her birini eşit oranda yapmıyorlar. Örneğin adayın bir tanesi matematiğe ağırlık veriyor ve fenden çok az yapıyor ya da sosyal bilimlerden çok az yapıyor. Bunu ya zaman için yapıyor, ya da öyle hazırlanmış, o yüzden bu şekilde davranıyor. Ama ben adaylara şunu öneriyorum. Her teste cevap vermeniz lazım. Bir ayağı eksik olan masa nasıl ayakta duramaz, devrilirse, siz de bir testi hiç yapmayarak, yeterli puanı elde edemezsiniz. Mutlaka Sayısal 2 puanı ile yükseköğretim programına girmek istiyorsanız, hem matematik hem fen çalışacaksınız. Bunun yanında ortak müfredata dayalı olarak sorulan Türkçe ve sosyal bilimler testlerini de mutlaka yapacaksınız. Yani 'Ben sosyal bilimler yerine sadece matematik yaparım' demeyin. Çünkü sosyal bilimlerde de, Türkçe'de de, matematikte de yapabileceğiniz kolay sorular var. Onları da yapmanız lazım. Hiç olmazsa o kolay kısımları yapın. Yani şunu demeye getiriyorum. İki testten 10'ar soru yapmak, bir testten 0, öbüründen 20 soru yapmaya göre çok daha kolay."

Puan hesabı değişmedi

YARIMAĞAN, puan hesaplamasının değişmediğini ve geçen yılki gibi olacağını söyledi. ÖSYM geçen yıl iki önemli değişiklik yapmıştı. İkinci bölümde iki testen soru çözme zorunluluğu tek testen soru çözmeye indirilince, puanı hesaplanan aday sayısı arttı. İkinci değişiklik ise bir adayın birden fazla puanının hesaplanması oldu. Buna göre fen bilimleri mezunlarının sadece SAY2 puanı hesaplanırken, geçen yıl hem SAY2, hem EA2 puanları hesaplandı. Türkçe matematik alanından gelen adayların ise EA2, SAY2, SÖZ2 puanları hesaplandı. Böylece "ve-veya " diye adlandırılan bu değişiklik adaylara, birden fazla alanlarda tercih yapma hakkı getirildi. Bu durumsa, ortak alanlarda geçişin daha çok olmasını sağladı.

Sözelden kaçış var

YARIMAĞAN, adaylar arasında kontenjan açısından en şanssız kesimin SÖZ puanı ile tercih yapacaklar olduğunu söyleyerek, geçen yıl SAY-2 puanı ile öğrenci alan lisans programlarının kontenjanının 80 bin, EA-2 ile alanlarınsa yaklaşık 60 binken, SÖZ-2 puanı ile öğrenci alan programların kontenjanının 26 bin olduğunu hatırlatıyor. Kontenjanlar açısından sözel öğrenciler aleyhine bir durum varken, üniversitelerin sözel puanla öğrenci programları değiştirmeye çalıştıklarını söyleyen Yarımağan, "Bu sosyal bilimler alanlarında okuyan öğrenciler için olumsuz bir durum ve haksızlık" diyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da üniversitelerin programlarda YÖK'e başvururak değişiklik yaptırdıklarını anlatan Yarımağan eleştirilerini şöyle sıralıyor: "Sözelden eşit ağırlıklıya, eşit ağırlıklıdan sayısala geçme istekleri var. Üniversiteler 'en iyiler fen bilimlerine gidiyor' diyerek, sayısal, bu olmazsa Türkçe matematikçiler de iyidir diyerek, Eşit Ağırlıklı öğrenci istiyorlar. Sosyal bilimler öğrencilerinden bir kaçış var. Sosyal bilimler öğrencilerinin puan türü Sözel. Sözel puan türü ile öğrenci almayı bazı programlar istemiyor. Türk Dili ve Edebiyatı bölümünün bile EA olması gerektiğini savunan hocalarımız var. O da sözel değilse ne diyelim? O zaman ortaöğretimde de sosyal bilimler diye bir alana ihtiyaç yok. Puan türünü değiştirmek yerine daha akılcı çözümler üretmek lazım. O zaman çocuklara müfredatta değişiklik yaparak, daha çok fen bilimleri ve matematik öğretmek gerek."

Yorum (0) Yorum yaz!

6/5/2008 ·

750 bin ÖSS'linin çözemediği soru

750 bin ÖSS'linin çözemediği soru


ÖSS'ye giren adaylardan dört işlemi bile yapamayanlar olduğunu belirten ÖSYM Başkanı, 2006'da sorulan bir soruyu hala unutamıyor. İşte yüzde 48'in yapamadığı soru:


''
60 kişilik ekip tarafından hazırlanan 2008 yılı ÖSS sorularını okuyan ÖSYM Başkanı Yarımağan, "Sorulara baktım geçen yıldan zor değil. Bazıları okumaya anlamaya dayalı, günlük hayatta bile bilinebilecek sorular" dedi.

Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı'na (ÖSS) girecek 1.5 milyonu aşkın öğrencinin en çok merak ettiği konuların başında, "Bu yıl ÖSS'deki sorular kolay mı zor mu" sorusu geliyor. Bu soruya Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan'a sorduk. Yanıtı, "Soruların zorluğunu, kolaylığını öğrenciler nedense gereğinden fazla önemsiyorlar. Hazırlanan soruları bir tur okudum. Geçen yılki ile eşdeğer sorular, geçen yıldan daha zor değiller" oldu.  


SOKAKTA İNSAN ÇÖZER   


Sabah Gazetesi’nin haberine göre; Öğrencilerin soruların zor mu kolay mı olacağı konusunu çok önemsediğini ancak bilen için bunun önemli olmadığını anlatan Yarımağan, şöyle devam etti: "Soru zor olsa bile bildiğiniz konulardaki sorular kolay gelir. Bizim sorularımız arasında bir kısım sorular var ki genel kültüre, okuduğunu anlamaya dayalı. Örneğin Türkçe soruları. Belki imla soruları hariç, herkes çözebilir özel bir bilgi gerekmiyor. Sokaktaki bir insana bu soruları sorarsanız, bazı fizik sorularını bile bilebilir. Soruların bir kısmı okumaya anlamaya dayalı sorular. Edebiyat soruları günlük hayatta bilinebilecek sorular. Matematikte özellikle de Matematik 1'deki sorular oldukça kolay, belirli kavramları bilerek, soru çözmeye yönelik oldukça kolay sorular. Bunun yanında müfredata, bilgiye dayalı sorular da var elbette. Ben bunlarda en belirgin biyoloji ve kimya sorularını görüyorum. Bunlar özel bilgi gerektiriyor."

DENGEYE BAKIYORUZ


Sorular arasında kolaylık ve zorluk derecelerinin dengeli olmasına çalıştıklarını dile getiren Yarımağan, bunun nedenlerini şöyle açıkladı: "Soruların belli bir zorlukta da olması lazım. ÖSS gibi çok sayıda adayın girdiği bir sınavda kitleleri birbirinden ayırmamız lazım. Birkaç bin kişilik çok üst grup var. Bunlar soruların tamamını çözüyorlar. Bu grubu birbirinden ayırmak için zor sorulara ihtiyacımız var. Eğer bütün soruları orta zorlukta sorarsanız üst kesimi birbirinden ayıramazsınız. Diğer taraftan kolay soruların da sınavda yer alması lazım ki bu kez de daha alt başarılı kesim birbirinden ayrılsın. Bu nedenle zorluk dereceleri değişik düzeylerde olan sorulara yer verilir. Adaylar arasında iyi bir ayırım yapabilmek için ortalama başarının yüzde 50'nin altında olması gerekiyor. Yani 100 soruluk bir test uyguladıysanız giren kitlenin ortalama başarısı örneğin 40–50 düzeyinde olursa o test iyi bir test oluyor. Ortalama başarıyı yüzde 80'lere çektiğinizde bu kez üst kısımdaki adayları birbirinden ayıramıyorsunuz. Ortalama başarıyı yüzde 30'ların altına indirirseniz bu sefer alt ve orta kesimi ayıramazsınız. O yüzden sorular arasında zorluk ve kolaylık açısından kitleleri ayırabilmek için denge olması gerek."


YARIMAĞAN’IN UNUTAMADIĞI SORU 


Yarımağan sınava giren adaylar arasında dört işlemi bile yapamayanlar olduğunu belirterek, şu örneği verdi: "Bir soru vardı hiç unutamıyorum. 2006 yılında sorduk. Rakamlar tam hatırımda değil ama soru şöyleydi: 15-(8-3) =? Sonucun ne olduğunu sorduk. 8'den 3'ü çıkaracak, 5 kalacak, 15'ten 5'i çıkaracak 10 kalacak. Bunu adayların yüzde 48 yapamadı. Yani 1.5 milyon kişiden nerede ise yarısı bu sorunun cevabını veremedi. Maalesef seviye böyle."


Yorum (0) Yorum yaz!

22/4/2008 ·

İSRAF

İSRAF

       Günümüz toplumlarında insanların dikkat etmesi gereken konulardan biri israftır. İhtiyaçlarımız için aldığımız herhangi bir ürünü kullanmadan veya yarısını kullanıp çöpe atıyoruz.

      İsraf dediğimiz zaman aklımıza her zaman öncelikle yiyecek-içecek gelir. Aslında israf bu iki kavram çerçevesinde olmuyor, kullanılmayan zaman, her açık bırakılan lamba, çeşmeden boşa akan su, kullanılmadan çöpe atılan ilaçlarda başlıca israflarımız arasında yer almaktadır.

      Caddelerde dolaşırken çöp kenarlarında torbalar dolusu ekmek ve ilaç çöpe atılmış durumdadır. Hep sorarım kendi kendime, acaba bayat diye yemeyip çöpe attığımız sadece ekmek parçaları bir yılda ülkemiz ekonomisinden ne kadarını götürmektedir?

 İhtiyacımızın olduğu kadar besin maddesi aldığımız zaman hem kendi ev ekonomimize faydalı olacak, hem de ülke ekonomisine katkıda bulunmuş olacağız.

     Her aldığımız ürünü, kullandığımız elektrik ve suyu; Afrika’da açlık ve sefalet içerisinde yaşayan insanları düşünerek kullanmalıyız. Eğer topluma faydalı bir birey olmak istiyorsak bu konuları göz önünde tutmalı, israfçı bir millet unvanından kurtulmalıyız.

     Afrika’da insanlar bir parça ekmek bulabilmek için neleri göze alabildiğini, bir damla su için kaç kilometre yol kat ettiğini, kuraklıklar ülkesinde yaşamanın ne kadar ağır bir bedel olduğunu düşünüyor muyuz hiç? Düşündüğümüz zaman halimize şükretmeli ve elimizdekilerin değerini bilmeliyiz.

     Zaman konusu da başlıca israflarımızdandır. Saatlerce televizyon başında geçip beynimizi yoran programları izlemektense, açıp iki sayfa kitap okumak hem diksiyonumuzu güzelleştirecek, hem de kültürlü bir birey olma yolunda hızlı adımlarla ilerlemiş olacağız.

      Her giden şey geri gelir fakat geçen zamanın telafisi olmaz. Bu nedenle geçirdiğimiz her saniyenin, dakikanın ve saatin değerini bilelim, zamanımızı kendimize faydalı olacak şekilde kullanalım.

     Sonuç olarak, israfın dinimizce de günah olduğunu belirterek, günlük hayatımızda ihtiyaçlarımızı karşılayacak şekilde enerjileri, ürünleri ve kullanmalıyız.

 

                                                                                                                           VEYSEL ÇİFTÇİ

BARBAROS HAYRETTİN LİSESİ

                                                                                                                                                    11/SOSYAL/A SINIFI

 

 

 

 

    

 

Yorum (0) Yorum yaz!

27/6/2007 ·

Beyin uyurken öğreniyor...

İddia şu: Dünya hafıza şampiyonunkiyle bizim beynimiz aynı.
 
Bire bir.. Onunki bizimkinden daha gelişmiş değil........
 
Fark şurada..  O kullanmasını biliyor, biz bilmiyoruz..
 
Dün örneklerle anlattım.. Konu önemli.. Herkesin öğrenmesi, çocuğuna öğretmesi gerek..
 
Beyin, kolumuzun kası gibi.. Hiçbir farkı yok.. Çalıştırmak gerekiyor.. Sadece çalıştırmak..
 
Peki ama nasıl?
 
Philip Holt’un NLP Grup’ta verdiği seminerden öğrendiğim kadarıyla anlatayım..
 
Philip Holt da kim mi?
 
Bu işin uzmanı.. Ülke ülke dolaşıp seminerler veriyor.. Bu hafta Türkiye’deydi..
 
Temel soru şu:
 
Beynimizi daha etkin nasıl kullanabiliriz? Bilgiyi ömür boyu unutmamak üzere bilinç altımıza nasıl yerleştirebiliriz?
 
Lazım olduğunda nasıl o yerden çıkartıp kullanabiliriz?
 
Öncelikle şunu söyleyeyim..
 
Bir şeyi öğrenmek için üç defa tekrarlamak gerekiyor.. En iyi yöntem de şu.. Bilgiyi beyne yükle.. Herhangi bir konuda çalıştıktan sonra uyu..
 
Burası çok önemli..
 
Uyu..
 
Sabah kalk, aynı konuyu bir kez daha çalış..
 
Bir hafta sonra yine..
 
Artık unutmana imkân yok..
 
Peki uyumak niye mi önemli?
 
Aslında beyin uykuda öğreniyor.. Beyne yerleştirdiğiniz bilgiler uyku sırasında kısa dönemli hafızadan uzun dönemli hafızaya geçiyor.. Oraya yerleşiyor..
 
Gözler kapanınca bilinç kapanıyor ama bilinçaltı çalışıyor.. Bilgi bilinç altına yerleşince de bir daha çıkmıyor..
 
Yani unutmuyorsunuz..
 
Kediler üzerinde bir araştırma yapılmış.. Kedileri iki gruba ayırmışlar.. Aynı şeyleri öğretmeye çalışmışlar.. Birinci gruptaki kedilere her öğrettikleri şeyden sonra uyumaları için izin vermişler.. İkinci gruptakiler daha az uyumuş, bol bol çalışmış..
 
Sonuç.. Uyuyanlar daha hızlı kavramış.. Daha başarılı olmuş..
 
Diyorlar ki stres altındayken bir şeyi öğrenemezsin.. Çünkü stres altındayken vücut kimyasal bir madde salgılıyor.. O madde öğrenmeyi, hatırlamayı engelliyor..
 
Hafıza şampiyonları yeni bir şey öğrenirken derin bir transa giriyormuş..
 
Yani bilgiyi doğrudan bilinç altına gönderiyorlar..
 
Nasıl mı?
 
Üç defa derin nefes alın, rahatlayın.. Beyninizi öğreneceğiniz şeye odaklayın..
 
Hepsi bu..
 
Bir de uzun çalışmanın da çok yararlı olmadığını söylüyorlar.. Saatlerce masa başında kalmanın..
 
Örnek mi?
 
Bir saat kesintisiz çalışacağına her 20 dakikada bir beş dakika mola ver.. Beyni rahatlat, çok daha iyi öğrenirsin..
 
Bir konferansa, seminere katılmışsınızdır veya uzun bir toplantıya..
 
Konuşmaların başını ve sonunu net biçimde hatırlarsınız.. Peki ya ortasını?
 
Uçar, gider!
 
Beyin almaz.. Hafıza algılamaz..
 
Küçük bir ipucu daha.. Öğrenirken o bilgiye duygular kat.. Beyninde resmet.. İstersen komik hale getir, abart..
 
Sonra o halini düşünerek kullan..
 
Bir daha hiç unutmazsın..
 
Başka..
 
Hafızada isim tutma yöntemi var, sayı tutma yöntemi var, not almadan bir konuda konuşma yöntemi var.. Kelime ezberleme yöntemi var..
 
Var oğlu var..

Yorum (1) Yorum yaz!

27/6/2007 ·

Beyin Kullanma Kılavuzu

Mümin Sekman’ın hazırladığı “Bu hafta beynine iyi bak!” adlı “beyin kullanma kılavuzu” kitapçığından birkaç alıntı:

*Beyin açık havada ve ayaktayken daha iyi çalışır. Önemli kararlarınızı açık havada yürürken alın.

*Beyin örneklerle akıl yürütür. Kararsız kaldığınız bir durumda “Atatürk benim yerimde olsaydı ne yapardı?” diye düşünün.

*Yabancı bir dil öğrenme ve ezber beyni güçlendirir. Her gün birkaç yeni kelime öğrenin ve kullanın.

*Zihinsel jimnastik yapın. Bunun için başta Sudoku olmak üzere bulmaca ve satranç gibi oyunları kullanabilirsiniz.

*Zihinsel rutinlerinizi kırın. Bazen telefonu sol elinizde tutun, çantanızı diğer alinizde taşıyın, evinize başka bir yoldan gidin.

*Zihinsel zevklerinizi zenginleştirmek için her gün mutlaka iyi bir özdeyiş kitabından, birkaç cümle okuyun. Güzel bir resme bakın. Sevdiğiniz bir müziği gözleri kapalı dinleyin.

*Bir konu hakkında düşünürken, nasıl düşündüğünüzü de gözlemleyin. Düşünmek üzerine düşünmek, düşünce kalitesini artırır.

*İyi bir uyku kaliteli bir beynin temelidir. 24 saati geçen uykusuzluk sarhoşluğa benzer bir şekilde beyin fonksiyonlarını etkilemektedir.

*Bol ve temiz “birinci el” oksijen beyin için çok önemlidir. Beyin vücuda alınan oksijenin dörtte birini tek başına tüketir.

*Farklı düşünme tarzları beyni geliştirir. Çocuklar ve hayvanlarla daha fazla vakit geçirin. Sizden farklı düşünen insanlarla konuşun.

*Kullanılmayan organ körelir. ermm.gif Sürekli TV seyrederek beyninizi düşük viteste çalıştırmayın. Beyninizin sınırlarını zorlamayan etkinlikler, beyninizi geliştirmez.

*Beyin diyeti yapın. Beynimiz “garbage in garbage out” ilkesine göre çalışır. Yani beninize çöp girerse, beyninizden çöp çıkar. Beyninizi neyle beslediğinize, midenizi neyle beslediğiniz kadar dikkat edin.

*Kafanızda en çok neyi düşünürseniz, hayatınızda onu çoğaltırsınız. Günde aklımızdan 60 bin ile 80 bin arası düşünce geçer. Bu düşünceler ne hakkında?
Beynimiz kendisinin nasıl çalıştığı hakkındaki bilgi ve inançlarına göre çalışır.

*Beynin çalışması hakkında yanlış bilgilere sahip olduğumuzda, beynimiz de yanlış çalışır.

*Başarı beyinde başlar. İnsan “kafadan” kaybeder! Bu hafta “beyin haftası.” Aklımızı “başımıza” toplama haftası! Bu hafta kafanızı nasıl daha iyi çalıştırabileceğiniz üzerine daha fazla kafa yorun thumbsup.gif  

Yorum (0) Yorum yaz!

27/6/2007 ·

7 GÜN BUNLARI YAPIN, ZEKANIZ PARLASIN!

7 GÜN BUNLARI YAPIN, ZEKANIZ PARLASIN!
 
Yazan: Ana Kaynak: The Guardian-Men’s Health
 
7 günde Einstein gibi olmanın yolları

Hangimiz bir gün yataktan kalkıp da daha akıllı olduğumuzu görmek istemeyiz ki? Bu dilek her ne kadar ütopik olarak görülse de bir bilim adamının yöntemi, 1 hafta gibi kısa bir sürede, zekayı yüzde 40 oranında artırmanın mümkün olduğunu ortaya koydu. Beynin herhangi bir kas gibi olduğunu ve egzersizlerle güçlenebileceğini öne süren İskoçya’daki Edinburgh Üniversitesi’nin Biyomedikal Bölümü’nden Prof. Mark Lythgoes’in 1 hafta süren programı BBC’de yayınlandı. Programa katılan 100 kişinin IQ’larında, yüzde 40 oranına varan artış görüldü. Bu artış katılımcıların programa katılmadan önce girdikleri testle, programdan sonra uygulanan test sonuçları karşılaştırılarak elde edildi.

İşte bir haftalık program

Cumartesi: Dişinizi her zaman kullandığını elinizle değil, diğeriyle fırçalayın. Ve gözünüzü kaparatak duş alın.

Pazar: Sabah saatlerinde bulmaca çözün. Ve kısa yürüyüşe çıkın.

Pazartesi: Akşam yemeğinde yağlı balık yiyin. İşe ya yürüyerek ya bisikletle ya da daha önce kullanmadığınız bir araçla gidin.

Salı: Sözlükten bilmediğiniz sözcükleri öğrenin. Ve bunları günlük konuşmanızda kullanmaya çalışın.

Çarşamba: Yoga, Pilates ya da meditasyon derslerine katılın. Daha önce tanımadığınız bir insanla konuşun.

Perşembe: İşe daha önce kullanmadığınız bir yoldan gidin. Televizyondaki ciddi bilgi programlarını izleyin.

Cuma: Alkol ve kafein tüketmekten kaçının. Alışverişe çıkarken listeyi ezberlemeye çalışın.
 

Yorum (1) Yorum yaz!

27/6/2007 ·

Beynin 11 İlacı

Bunlar beyninize ilaç gibi gelecek.Mutlaka okuyun…

Uzmanlar, hafıza ve zekâ körelmesinin önüne geçerek beyin gücünü artıracak 11 maddelik bir öneri listesi hazırladı. İşte beyin gücünü artıracak yöntemler:

1- Akıllı ilaçlar: ”Modafinil” gibi ilaçlar, beyni 90 saat boyunca uyanık tutuyor. Beynin bir bölgesinden diğerine veri akışını sağlayan kimyasalları artırıyor.

2- Yiyecekler: Protein açısından zengin besinler yarar sağlıyor. Düzenli kahvaltı yapmak da zihinsel performansı artırıyor; gazlı içecekler tam tersi etki yapıyor.

3- Müzik: Özellikle Mozart dinlemenin matematiksel zekâyı artırdığı ve müzik derslerinin, çocukların IQ’’sunu yükselttiği belirlendi. Ancak pop müziğin böyle bir etkisi görülmedi.

4- Biyonik beyin: Elektrotlarla beyne az miktarda elektrik akımı vermenin, beynin gücünü artırdığı belirtiliyor.

5- Zihinsel egzersizler: Zor matematik soruları zekâyı keskinleştiriyor. 5 hafta boyunca zihinsel egzersiz yaptırılan çocukların IQ’’su 8 puan yükseldi.

6- Hafıza oyunları: İskambil destesindeki her kartı bir karakterle özdeşleştirip tüm karakterlerin yer aldığı bir hikâye yaratarak, 52 kartı sırasıyla hatırlayabilirsiniz.

7- Uyku: 21 saat boyunca uyumamak, beyin üzerinde sarhoşluk gibi bir etki yaratır. 2 saatlik çalışmadan sonra iyi bir gece uykusu uyumak, öğrenmeyi kolaylaştırır.

8- Yürüyüş: Haftada 3 kez yarımşar saat yürüyüş yapmak; öğrenme, konsantrasyon ve mantık gücünü yüzde 15 artırır.

9- Hobiler: Örgü ören, bulmaca çözen yaşlıların Alzheimer gibi hastalıklara yakalanma riskinin daha az olduğu tespit edildi.

10- Konsantrasyon: Bu da beyin için önemli bir egzersiz! Bir iş üzerindeyken, kısa süreli bir dikkat dağılması sonrasında yeniden konsantrasyon sağlamak yaklaşık 15 dakika sürer.

11- Nörolojik tarama: Beyin içindeki hareketliliği gösteren tarayıcılar, beynin aktivitelerini kontrol etmekte de kullanılabilir.

Kaynak: Nevsal Elevli/Milliyet,KİGEM.COM



Yorum (0) Yorum yaz!

7/6/2007 · Kategori:

Kıtalar Arası Toz Köprüleri

Kıtalar Arası Toz Köprüleri
Kadir DEMİRCAN
30 Mayıs 2003 tarihinde Adana, Gaziantep, Kilis ve Kahramanmaraş'ta bir toz fırtınası meydana geldi. Toz bulutu ve beraberinde gelen çamurlu yağışlar sonucu,

görüş mesafesi azaldı; Malatya ve Diyarbakır'da uçak seferleri iptal edildi. Bilhassa Adana ve çevresinde tesirli olan toz fırtınası sebebiyle görüş

mesafesi, zaman zaman 200 metreye kadar düşerken, yüksek kesimlere yağmurla birlikte çamur yağdı. Toz fırtınası esnasında, toz yoğunluğunun sınır

değerlerinin sekiz katına ulaştığı belirtilerek bunun insan sağlığını tehdit ettiği söylendi.
Dünyanın değişik yerlerinde meydana gelen bu tür toz fırtınalarını zaman zaman duyuyor veya yaşıyoruz. Ama bu tozun nereden geldiği, niçin geldiği, insan ve

ekolojik denge bakımından ne gibi tesirleri olduğu gibi hususlar hakkında pek fazla bir şey bilmiyoruz. Sadece hayatımızı tehdit ettiğini, arabamızı, evimizi

ve çevremizi kirlettiğini zannediyor, bunun hayatımıza önemli faydalar sağlayabileceğini, çevre açısından birçok hikmetleri olduğunu düşünemiyoruz.
Her yıl yaklaşık iki milyar ton toz, yerden atmosfere havalanmaktadır. Büyük kısmı rüzgâr ve fırtınalarla savrulan bu toz bulutları, çoğu zaman hayatımıza

olumsuz yönde tesir etmektedir. Bu tozlarla bakteri, virüs, mantar gibi mikroorganizmalar; gübre, ziraî ilâç gibi küçük parçacıklar da havalanmaktadır.

Toz Kaynakları

Dünyamızın en önemli toz üretim merkezleri; Afrika'daki Sahra Çölü, Asya'daki Gobi Çölü ve Kutuplardaki buz dağlarıdır. Güney Afrika'da Kalahari Çölü,

Avusturalya'nın iç kısımlarındaki, Kuzey Amerika'nın ortasındaki ve Güney Amerika'daki çöller diğer toz yataklarıdır. Bu yüzden Pasifik Okyanusu dışında

bütün dünyada toz kaynakları vardır. Bütün Kuzey Yarı Küre'ye tesir eden büyük bir toz kaynağı durumundaki Sahra, 8-10 milyon km2 (Türkiye'nin 10-12 katı)

alana yayılan geniş bir çöl bölgesidir. Sahra'nın bize savurduğu toz, senede 20 milyon ton; Amazonlara ulaşan toz ise, 80 milyon ton kadardır. Bu büyük toz

yükü, Amazonlarda bitki büyümesinde önemli rol oynar.
Sahra denince, akla kum ve çakıl yığının bulunduğu bir bölge gelir. Oysa Sahra'nın, son buzul döneminin sonunda gayet verimli toprakların ve göllerin

bulunduğu, yeşilliklerle kaplı bir yer olduğu tahmin ediliyor. İşte o dönemlerde göllerin dibinde biriken humuslu topraklar, yani Sahra'nın verimli kısmı,

şimdi tozlarla taşınıyor. Sahra'da kuraklık artıyor ve dolayısıyla buradan kalkan tozda da bir artış gözleniyor.

Toz Fırtınasının Ne Faydası Var?

Kuzey Afrika çöllerinde patlayan büyük bir kum fırtınası, Atlantik Okyanusu’nun üzerinde milyonlarca metrekarelik olan bir kum torbası yaymıştır. Böyle bir görüntü ilk defa 22 Şubat 2000 tarihinde elde edilebilmiştir ve okyanustan 5.000 metre civarında bir yükseklikte olduğu tespit edilmiştir. Isınan hava ile oluşan bu fırtınalar kum tabakasını Atlantiği aşırarak Porto Rika’daki hava durumu hizmeti veren kuruluşlardan zaman zaman ‘hava kirliliği uyarısı’ talep eden Karayipler’e kadar ulaştırmaktadır.

Bilim adamları, çöl tozlarının denizde ve karada üretim patlamasında, hatta iklim değişikliklerinde rol oynayabileceğini söylüyorlar. Prof. Dr. Cemal

Saydam'ın araştırmalarından anlaşıldığına göre, bilhassa nisan aylarında yurdumuza ulaşan, otomobil ve evlerin camlarını kaplayan ve çoğumuzca Türkiye'deki

rüzgâr erozyonu sebebiyle oluştuğu zannedilen tozlar, aslında Sahra Çölü'nden gelmektedir. Çölden kalkan tozlar, atmosferde taşınarak üzerimize yağmaktadır.

Bu tozların yüzde 5'i demirdir. Ama demir bu haliyle canlılar tarafından kullanılamaz. Çünkü demir, tabiatta genellikle (+3) değerlikli halde bulunur ve

canlı organizmalar bunu kullanamaz. Bünyelerinde uygun enzimleri bulunduran canlılar, demiri (+2) değerlikli demir haline indirgeyerek kullanır. Ancak, bu

sistem enerjiye ihtiyaç duyduğu için yavaş çalışır. Demirin bize (+2) değerlikli olarak sunulduğu dönemler de vardır. Önemli olan bu dönemler süresince

bundan istifade edebilmektir. Bu da çölden gönderilen tozlarla olur. Kur'an-ı Kerim'de demirin gökten indirilişi ile ilgili âyetlerde aynı zamanda

yükseltilmesinden de bahsedilmesi (Hadid/4 ve 25), bu devri daimler açısından da çok enteresandır. Rüzgârlarla taşınan çöl tozları, bulut içinde, güneş

ışığının tesiriyle (+3) halden (+2) hale indirgenmiş olarak, yağış neticesi deniz ortamına girdiğinde fitoplankton denilen mikroskobik bitkilerin çoğalmasına

vesile olur. Bu mikroskobik canlıların ortalama 15 günlük hayatta kalma süreleri vardır. Bu canlılar, ilk 6-7 günlük sürede DMSP

(dimetilsülfidpropiyonikasid) denen kimyevî maddeyi üreterek deniz ortamına bırakır. Bu madde de DMS (dimetilsülfid) olarak gaz halinde çıkar ve atmosferde

önce MSA (metilsülfonikasid) haline, daha sonra da sülfat molekülüne dönüştürülür. Bu, bulut teşekkülünde kullanılan çok uygun bir moleküldür. Bulutların bir

vazifesi de dünyamızı güneş radyasyonundan korumaktır. Çöl tozu, bulut ve yeterli güneş enerjisi olduğu takdirde, büyük miktarda fitoplankton çoğalmasının

iklim değişikliğine sebep olduğu bilinen bir gerçektir. Ancak, Güney ve Kuzey Yarım Küre'de sadece belirli mevsimlerde meydana gelen aşırı fitoplankton

çoğalmasının hikmetleri tam olarak bilinmiyordu. Türkiye'nin coğrafî konumunda bu durum nisan-ekim dönemine karşılık gelmektedir. Nisan yağmurlarına daha

fazla bereket atfedilmesinin bir hikmeti de bu olabilir. Nitekim nisan-mayıs aylarında bu özellikte yağmurların Anadolu'ya gelmesi halinde, tahıl üretiminde

önemli bir artış görülür. Eşyaya müdahale ederek değiştirme kabiliyetinde olan insanoğlu isterse, bu fıtrî mekanizmaları kullanarak izn-i ilâhî ile karada ve

denizde üretim patlaması gerçekleştirebilir. Tanker uçaklarına koyacağımız çöl tozu ile yeterli güneş enerjisinin bulunduğu dönemde, bulutları tohumlayarak

yağmura dönüşmesi için fiili duayı gerçekleştirebiliriz. Bunu deniz üzerinde yaparsak balık besini olan fitoplanktonların çoğalmasını sağlayabileceğimiz

gibi, bu çeşit yağmurların tarım alanları üzerine tesiriyle de zirai üretimi artırabiliriz. Bu da dünyada açlık problemine çare olabilir. Türkiye'ye senede

ortalama 20 milyon ton Sahra tozu gönderiliyor. Yağmur yağdığında yolların kaygan olmasında bu tozların da tesiri vardır. Bazı yıllarda buğday rekoltesi 1,5

milyon ton artar. Halbuki ekilen yer ve atılan gübre bir önceki yılla aynıdır. Ama nisan-mayısta çok yağmur yağ-mıştır. Bu zamanlarda denizlerde balık da bol

olur.

Sahra tozu, denizlere veya ekin tarlalarına atılsa, yukarıda belirtilen faydaları sağlamaz. Çünkü tozun ekilmesi gereken yer buluttur. Ancak orada toz

içindeki +3 değerli demir, güneş ışığının tesiriyle +2 değerli hale dönüşür. Bunlardan anlaşılıyor ki, tabiatta çözülmeyi bekleyen pek çok sır vardır. Şu

âyet, bir yönüyle bu konuda bize ışık tutuyor: "Orada hem sizin için, hem de rızıklarını verici olmadığınız kimseler için geçim yollarını yarattık. Her şeyin

hazineleri yalnız Bizim yanımızdadır. Fakat Biz, onu ancak ihtiyaca göre, belli ölçülerde veririz."

Hava Biyolojisi (Aero-biyoloji)

Toz fırtınaları esnasında havalanan tozlarla birlikte mikroorganizmalar da bir bölgeden başka bir bölgeye, hatta bir kıtadan başka bir kıtaya taşınır.

Tozlarla ne kadar mikroorganizmanın atmosferimizde dolaştığını kaba bir hesapla anlayabiliriz. Bir gram toprakta ortalama bir milyon bakteri bulunmasına

karşılık, havalanmış toz halindeki bir gram toprakta 10 bin bakteri bulunur. Bu da atmosferde bir milyar ton mikroorganizmanın seyahat etmekte olduğunu

gösterir. Bu değer 1018 adet bakteriye tekabül etmekte olup, bu bakterileri yan yana koyacak olursak, Dünya ile Jüpiter arasında bir köprü yapılabilir. 2000

yılında yapılan bir araştırmada, canlı mikroorganizmaların Afrika'dan havalanıp Atlantik Okyanusu'nu aşarak Amerika'ya taşındığı gösterilmiştir.
Aero-biyoloji biliminde tozlarla taşınan mikroorganizmalar ve polenler incelenmektedir. Bu incelemelerin bazılarına kısaca göz atalım: Pastör yıllar önce

dağlardan aldığı hava örneklerini incelerken, içlerinde yaşayan bakteri ve mantarlara rastlamıştı. 1800'lü yıllarda Pierre Miquel, Paris şehir merkezinden

her gün aldığı hava örneklerindeki mikroorganizma sayısı ile merkezden beş kilometre uzaktaki parklardan aldığı örnekleri karşılaştırmış, şehir merkezindeki

örneklerde daha fazla mikroorganizmanın olduğunu belirlemiştir. Aynı yıllarda Alman bakteri uzmanı Fischer, gemiyle okyanusa açılmış, Azor Adaları civarından

aldığı hava örneklerinde hemen hemen hiç mikroorganizmaya rastlamamıştır. Havadan karaya yaklaştıkça mikroorganizmalar daha fazla görülmeye başlanmıştır. 20.

yüzyılda balonun keşfi ile daha yükseklerdeki hava örneklerinin incelenmesi sağlanmış ve 1.300 metrede mikroorganizmalara rastlanmıştır. 1908 yılında

Berlin'in 4.000 metre üzerinde yaşayan bakterilerin spor formunda olduğu tespit edilmiştir. Spor formu, bakterilerin korunduğu zırhlı bir yapıdır. Bununla en

zor şartlarda bile bakterilerin hayatlarını sürdürmeleri sağlanır. 1909 yılında, balon örneklerindeki bakteri miktarı ile toz miktarı arasında bir bağlantı

keşfedilmiştir. 1920'li yıllardan sonra uçaklarla 500-5.000 metre arası yükseklerdeki toz örnekleri incelenebilmiştir. 1930'larda 21.000 metre yükseklikte

bile bakteri ve mantarların yaşadığı anlaşılmıştır. Amerika'da, insanların yaşamadığı göl, dağ, buz dağı gibi alanlardan da hava örnekleri alınmış ve bu

örneklerde mantar sporları, polen, alg, diyatom ve böcek kanatlarına rastlanmıştır. 1950'li yıllarda tozlardaki mikroorganizma türlerinin ya tropikal veya

kutup menşeli olduğu bulundu. Tropikal menşeli olanlarda mantar sporu sayısı kutuptan kaynaklananlara göre 100 kat daha fazlaydı. Bu çalışmalar bundan

sonraki 40 yıla ışık tuttu. Tozlarla birlikte taşınan bakterilerin hayatiyetinin ışık, radyasyon ve sıcaklık gibi iklim faktörlerinden etkilenmeden, uzak

mesafelere taşınabildikleri anlaşıldı. Tozlarla taşınan mikroorganizmaların % 25'inin bitkilerde, % 10'unun da insan ve hayvanlarda hastalık yapan patojen

canlılar olduğu tahmin edilmektedir. 1990'lı yıllarda uydu teknolojisinin gelişmesi ve çekilen hava fotograflarıyla, aero-biyolojide yeni bilgiler elde

edilmeye başlandı. Bu bilgiler çoğaldıkça, tozlarla mikroorganizma taşınmasının, bugün bilemediğimiz daha birçok hikmetinin olduğu tahmin edilebilir.

Termostat Tozlar ve Dünyanın Klimaları

Tozlar, iklim değişikliklerinde rol alır. Bu yüzden tozlar, ayrıca termostat veya dünyanın klimaları olarak vazifelendirilmiştir: Dünyanın atmosferinin

soğutulup ısıtılmasında görev alırlar. Peki bu zor görev, nasıl yerine getirilmektedir? Toz tanecikleri, yağmur damlacıklarının yoğunlaşmasını sağlayan

merkezcikler olarak görev alır. Bu toz tanecikleri ışınları atmosfere geri yansıtarak yeryüzüne fazla güneş ışığının ulaşmasına mani olup havanın

serinlemesine sebep olurken; bazen de, güneş ışığını emerek atmosferin ısınmasına sebep olmaktadır. Buz çağının sonunun gelmesinde tozların da rolünün olduğu

bilinmektedir. Toz bilimi günümüzde revaç bulacağa benzemektedir. Eski zamanların, iklimlerini incelemek için bazı bilim adamları Grönland'da ve Antartika'da

sondajlar yapmakta, uçaklarla toz fırtınalarının içine dalarak, rüzgârın savurduğu parçacıkları toplamak adına canlarını tehlikeye atmaktadır.
Bütün bu bilgiler, tozun, çok hassas, nazik ve kompleks yapısını ortaya çıkarmak ve onun dünya iklimi ve ekosistemler üzerindeki tesirlerini göstermektedir.

Abes hiçbir işin meydana gelmediği âlemde, tabii ki hiçbir an boşa geçmez, en küçük bir rüzgâr bile boşa esmez ve bir toz tanesi bile boş yere hareket etmez.


Kaynaklar
1- American Scientist, The Global Transport of Dust, May-June 2002
2- www. American Scientist.org, American Scientist Dergisi
3- Science, Trans pacific air pollution, 2000, 290:65
4- Science News, Dust, the thermostat, 2001, 160:200
5- Nature, Control of atmospheric dust…1997, 387:691
6- J Geophysical Res, Enhancement of dust source area during past glacial periods, 2001, 106:18477
7- www. Science News.org
8- www.sciencemag.org Science Dergisi

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

7/6/2007 · Kategori:

Dikkatimize Dikkat Edelim

Dikkatimize Dikkat Edelim
Dr. Hasan AYDINLI
Dikkat; eşya veya hâdiseye yönelme, daha sonra bununla bağlantılı zihin enerjimizi yoğunlaştırıp devam ettirebilme kabiliyetidir. Dikkatimizin eşya ve hâdiselere odaklanması ve bunun devam ettirilebilmesi, birçok hayatî fonksiyonun düzenlenmesine yardımcı olan beynimize gördürülen bir vazifedir. Dikkatimiz, zihin enerjimizin yoğunlaşmasını; bu durum, algılamamızı; bu da öğrenmemizi sağlar. Bir diğer ifadeyle, kişinin zihin enerjisi, dikkatinin çekildiği alana yoğunlaşır. İnsan, zihin enerjisini yoğunlaştırdığı nesne ve hâdiseleri algılayıp öğrenebilir ve bunların üzerinde tefekkür edebilir. Özellikle beynin ön bölgesindeki frontal korteks (beynin ön kabuk bölgesi), şuurun aktif rol oynadığı dikkat fonksiyonlarının çalışmasında vazifelidir. Dikkat, hayatımızın her kademe sinde bize yardımcı önemli bir lütuftur. Yaşımız ve mesleğimiz ne olursa olsun, dikkat hepimiz için gereklidir.
Doğum öncesi dönemde ceninin dıştan gelen sesleri duyması, ona verilen işitme ve dikkat nimetinin bir sonucudur. Doğumla beraber, dikkatin dış dünyaya yönlendirilmesiyle bu fıtrî hususiyet, kendini daha yoğun gösterir. İnsan beş duyu vasıtasıyla iradî veya otomatik olarak, herhangi bir şeye yoğunlaşarak dikkatini devam ettirebilir. Doğum sonrasında daha çok işitme ve görmeyle tetiklenen dikkat kullanılır. Dikkat; günlük hayatın tanzim edilmesi, öğrenmenin gerçekleşmesi, fertler arası münasebetlerin düzenlenmesi, görev ve sorumlulukların yerine getirilmesi, okuma, dinleme, talimatları takip etme, ayrıntılara yoğunlaşma gibi birçok hâdisenin gerçekleşmesinde gereklidir.

Günlük hayatta dikkat
Bir an için dikkat ve odaklanma süremizin kısa olduğunu düşünelim. Bu durumda okurken, yazarken, dinlerken veya çalışırken kısacası günlük hayatta birçok işte yeterince verimli olamayacaktık. İlgimizi tam olarak devam ettiremediğimiz için, vazifelerimizi yerine getirmekte oldukça zorlanacaktık. Meselâ birisini dinlerken, yoğunlaşarak o kişiyi uzun süre takip edemeyecektik. Dikkat eksikliğimiz olduğunda ise, basit hatalar ve sakarlıklar yapacak, ayrıntıları fark etmede zorlanacaktık. Yürürken önümüzdeki engeli fark edemeyip, takılıp düşebilecek; okula gitmek, okumak veya masa başında çalışmakta oldukça zorlanacaktık.
'Odaklanma' veya 'konsantrasyon' dediğimiz durum, dikkatimizi derinleştirme kabiliyetimizdir. Odaklanma; eşya ve hâdiselerdeki tefekkürümüzde, herhangi bir konuyu idrak etmemizi kolaylaştırmada, kâinat kitabını daha iyi okumada ve gereksiz uyarı almamıza engel olmada da vazifelidir. Kur'ân-ı Kerim'de insan sık sık dikkat etmeye ve tefekküre çağrılmaktadır. Kâinattaki muhteşem âhenge, Esmâ-i Hüsnâ'nın tecellilerine yeterince dikkat edip, tefekkür ederek bunlara daha iyi vakıf olabiliriz. Bu sebeple imanda derinleşme ve kulluktaki mükemmelliğe ulaşmada dikkat ve tefekkürün önemli bir rolü vardır.
Hayatta her işittiğimizi algılayıp bunlara ilgimizi verseydik, birçok rahatsız edici şeyi duyacak veya görecektik. İşitmenin belli ses sınırları içinde olması ve bu sınırlar dışındaki seslerin duyulmaması, insan için çok önemli bir rahatlık sağlarken, işitme sınırları içinde de dikkatimizin her uyaran ile birlikte dağılmaması çok büyük bir nimettir. Eğer bu şekilde olmasaydı, bir iş yaparken duyduğumuz ufak bir ses bile, ilgimizi dağıtıp, odaklanmamızı bozabilecekti. Aynı şekilde bir yerde çalışırken görme alanımıza giren her cisim, bizim görmeye ait dikkatimizi dağıtarak verimliliğimizi düşürebilecekti. Aktif dinleme veya çalışma esnasında gereksiz uyaranlarla ilgimizin dağılmaması bizler için önemli bir fayda sağlar.
Dikkatimizi yeterince derinleştirebilme, yani odaklanma kabiliyetimiz daha iyi öğrenmemize, karar almamıza ve günlük hayattaki verimliliğimizin artmasına yardımcıdır. Bize anlatılan şeylerin hafızaya alınmasında, çalıştığımız konunun iyi öğrenilmesinde ve tekrar hatırlanmasında o anki dikkatimizin derinliği önemlidir. Eğer ilgilendiğimiz şeye yoğunlaşamazsak, tam anlamı ile öğrenemez, öğrendiklerimizi de daha çabuk unutabiliriz. Yoğunlaştığımız konuları hafızaya daha iyi alabilir ve daha kolay hatırlayabiliriz. Tehlike anında veya ilgimizi çeken konularda dikkatimiz o kadar çok yoğunlaşır ki, kendimiz ve odaklandığımız şey dışında hiçbir şeyi görmez ve duymayız. Bu durum, kişinin istediği zaman istediği şeye odaklanabileceğini gösterir.

Dikkat fonksiyonlarındaki arızalar
Her insanda belli ölçüde dikkatsizlik olabilir. Tehlikeleri fark etmede, dikkat fonksiyonlarımız oldukça önemlidir. Günlük hayatta, bazen ufak tefek zararla atlatılan bazen de hayatî tehlikeler oluşturan kazalara baktığımızda, bunların birçoğunun dikkatsizlikten kaynaklandığını görürüz. Dikkat eksikliği yaşayan kişiler, günlük hayatta daha fazla kazalarla karşılaşır. 'Dikkat etmemişim, dikkatimden kaçtı.' gibi sözleri sık sık duyarız. Dikkatsizliğin aşırı olması sebebiyle günlük hayatta bazı sıkıntıların yaşanması problemlere yol açabilir. Unutulmamalıdır ki, birçok çocuk özellikle de dikkat eksikliği olanlar çeşitli kazalar sebebiyle önemli sağlık problemleri, hatta ölümle sonuçlanabilen hâdiseler yaşamaktadır.
Dikkati bozan biyolojik ve psikiyatrik hastalıklar vardır. Dikkat fonksiyonlarına en fazla tesir eden durumlar, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğudur. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan kişilerde, hem zihin performansını gerektiren konularla ilgilenme süresinin kısalığı, hem de dikkat dağınıklığı söz konusudur. Depresyon, endişe, aşırı stres gibi durumlarda dikkat ve konsantrasyonda da bozulmalar söz konusudur. Bunların görüldüğü kişiler, önceden tek okumada anladıkları konuyu birkaç defa okumalarına rağmen zor anlamakta, dikkatini tam olarak verememekte ve uzun süre dikkat gerektiren görevleri yerine getirememektedir. Demans (bunama), epilepsi (sara) gibi bazı nörolojik hastalıklarda da konsantrasyon bozukluğu, ilgisini devam ettirememe ve dikkat dağınıklığı gibi şikâyetler görülebilir. Ayrıca bazı ilâçların yan tesirleri de dikkat bozukluklarına sebep olabilir.
Motivasyon eksikliği, gâye ve hedeflerin tam belirlenememesi, kişinin kapasitesinin çok üstünde veya çok altındaki görevleri yapması, ayrıca aşırı heyecan ve endişe durumlarında da dikkat problemleri olabilir. Görme veya işitmeye ait çok fazla uyarı alındığında, kişinin dikkat sisteminde, öğrenme sürecinde bozukluklar olabilir. Bu durum özellikle fazla tv izleyen ve bilgisayar başında gereğinden fazla kalan çocuklarda görülmektedir. Televizyon ve bilgisayar karşısında geçirilen uzun zaman dilimi içerisinde, görmeye ve işitmeye ait uyaranlar farkında olunmadan, fazla alınır. Beynin işleme kapasitesini aşan bu uyaranlar, aşırı veri yüklemeye, dolayısıyla da öğrenme ve dikkat konusunda problemlere yol açabilmektedir. Bu yüzden aşırı uyaranlardan kaçınalım ki, dikkat eksikliğine ve konsantrasyon problemlerine maruz kalmayalım.

Dikkat fonksiyonlarını korumak için tavsiyeler
Organize etme, sıralama, düzenleme ve plânlama beynin ön bölgesinin vazifelerindendir. Bu vazifelerin yerine getirilmesinde dikkat önemli roller üstlenir. Ders çalışma ve talimatları yerine getirmede, bu özellikler gereklidir. Dolayısıyla bu alanlardaki başarısızlıklarda dikkat fonksiyonlarının normal olup olmadığını fark etmek gerekir. Öğrencilerin başarısına tesir eden önemli faktörlerden biri, dikkat fonksiyonlarıdır. Herhangi bir öğrencinin yaşıtlarına oranla dersle ilgilenme süresi ve dikkatinin dağılma derecesi onun başarısında önemlidir. Derste öğretmenine yeterince ilgisini veremeyen ve dikkati sık sık dağılan çocukların başarısında düşmeler olur. Öğrencinin derse ne kadar katıldığı, dinliyormuş gibi görünse de gerçekten dinleyip dinlemediği önemlidir.
Aşağıdaki hususlara önem vererek, dikkat fonksiyonlarımızı daha iyi bir şekilde devam ettirebiliriz. Bu tavsiyelere uyulması kişinin dikkatini toplamasına yardımcı olur, sonuçta kişinin zihin performansı artar:
- Ruh dünyamızın huzurlu olması sağlanmalı.
- Aşırı yorgunluktan kaçınılmalı.
- Aşırı rahat ve motivasyon azaltan ortamlardan uzak durulmalı.
- Vitaminleri dengeli almalı.
- Dikkatimizi dağıtacak seviyede renk, ses ve ışık uyaranlarının alınması azaltılmalı.
- Çalışma alanımızda gereksiz eşya ve kirlilikten uzak durulmalı.
- Rahat bir yerde ve yeterince uyunmalı.
-Gürültüsüz ortamlarda çalışmaya ve bulunmaya özen gösterilmeli.
- Stresten uzak durulmalı.
- Aşırı yemekten kaçınılmalı.
- Yeterince kitap okunmalı.
- Hafızayı güçlendiren (bazıları ezbere dayanabilecek) zihin egzersizleri yapılmalı.
- Tv gibi görmeye dayalı uyarıcılardan uzak kalmaya çalışılmalı.
- Çocukluk döneminden itibaren dikkat süresi uzatılmaya çalışılmalı. Bunun için günlük hayatta çocuğun yaşına göre oyuna, çalışmaya, dinlenmeye ve eğitim faaliyetlerine yer verilmeli.
- Toksik maddelerden (sigara dumanı, hava kirliliği, petrol ürünleri, gıda katkı maddeleri vb) mümkün olduğunca uzak durulmalı. Depresyon ve endişe gibi durumların olup olmadığına dikkat edilmelidir.
İleri seviyedeki dikkat ve konsantrasyon bozukluklarının düzelmesinde bunlar yeterli olmayabilir. Dileyenler, bu hususta profesyonel tıbbî ve özel eğitim yardımı alabilirler.
Netice itibariyle; açıkça görülmektedir ki, insanın, zihin enerjisini ve dikkatini, kendisine bir defa verilen ömür sermayesini heba etmeyecek konulara teksif etmesi, hem dünyasını hem de ahiretini mâmur etmesi açısından önem arz etmektedir. Bundan dolayı, sahip kılındığımız enerji ve imkânların verimli şekilde kullanılması, 'dikkat'imize dikkat etmekle mümkün olabilir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »